21 Aralık 2010 Salı
ÖZGÜRLÜĞÜN GERÇEĞİ-1
ÖZGÜRLÜĞÜN GERÇEĞİ-1
İzninizle bugün sizlere; siyasal anlamda olmayan ama siyasal anlamlı olanın da ana kaynağını teşkil eden bireysel ve sosyolojik özgürlükten bahsetmek arzusundayım. Özgürlüğün gerçeğinden, gerçek hürriyetten yani!
Evvela haddimi aşan sözlerim ve girdiğim konu için herkesten özür diliyorum!
Bu yazı ile kastım kesinlikle ahkâm kesmek değildir! Dolayısıyla yazımı okurken bu hususları lütfen nazara alınız.!
Hayat bana net olarak öğretti ki:
İnsanın bireysel hürlüğünün de, buna bağlı bulunan toplumsal özgürlüğün de yolu illâ ve illâ nefsin basit çıkarcılığı ve onun köleliğinden kurtularak, kendimize daha ulvi hedefler belirlememizden geçmektedir!
“Ulvi hedef” lafı, arif (sezgin, sezici, anlayış ve kavrayışı güçlü) olan sizleri yanıltmaz elbet!
“Ulvi hedeften” maksat;
Kocaman, kocaman şeyler, “Vatan… Millet… Sakarya…!” falan değildir. Bizzat o kişinin “elinin erdiği, gücün yettiğidir”. Gerektiği zaman gerekenin yapılmasıdır. O kişi ya da kişilerin, insan olmanın bilinciyle hareketinde mevcut olandır ulvi değer!
Örneğin: Bir dertlinin, ufacık bir derdine verilen dermandır “ulvi hedef”.
Ne için yaşadığının bilinciyle hareket etmeyi bilmektir “ulvi hedef”.
Ulvi hedeflere yürüyerek özgürleşmenin temel yolu ise:
Yukarıda verdiğimiz nefsin basit çıkarcılığından kurtularak, adına ne derseniz deyin; mevcudatın yaratıcısı ve sahibine, daha doğrusu tabiatsal yasaların koyucusuna, yani kaderlendiricisine ve kaderlemesini yapmış bulunduğu hususlara, daha doğru bir ifade ile o doğal yasalara ve bunlardan elde edilen bilimsel verilere bağlı olmak, onlarla uyumlu bir hayat sürmektir.
Nitekim Atatürk’ümüzün de buyurdukları gibi; “Hayatta en gerçek yol gösterici, bilim, yani bilimsel bilgi…” değil midir?
Anılan bu durumun bir başka yönü;sonucu da:
İçinde bulunulan duruma katlanmak değil ama onunla barışmaktır! Olumsuz şartları ise, metanetle yenmeye çalışmaktır!
Bunları, ama kısaca; nefsin basit çıkarlarının köleliğinden kurtulmayı başaran insan ve toplumlar gerçekten özgür insan ve özgür toplumlardır.
Onlar için artık asla korku olmaz! Hiçbir şeyin korkusu… Bizzat kendi canlarının dahi korkusu…
İşte onlar, gerçekten hürdürler!
Ve asla satın alınamazlar…
Hiçbir şey ile…
Ve asla “kemik istemezler ve yemezler de!”
“Atıntı” yemeye tenezzül buyurmazlar; buyuramazlar yani!
Ve kimse de yedirtemez Onlara…
Ve de eğilmezler kimselere!
Kimseyi de “eğmeye” kalkmazlar ayrıca!
“Atıntı” da atmazlar kimseye!
Atanı da sevmezler…
Bilirler ki; “atıntı atıcı” da, “atıntı toplayıcı” da aynı madalyonun eşdeğer iki yüzü, aynı yolun yolcusu, aynı çöplüğün harabesidirler!
Bahse konu eğmemek ve eğilmemekler için onların, büyük mevkii ve makamları, büyük, büyük hanları, hamamları falan olması, ya da onların tabiriyle “fakir fukara, garip guraba” takımından bulunmaları da gerekmez ayrıca!
Cümle varlık âleminin sahibine kul olmalarının bilinci yeter de artar onlara!
O insanlar, başına gelen olumlu olumsuz her şeyi kendileri için nimet ve sınav bilirler... Asla isyan ve nankörlük etmezler. Hayatlarında, gelip geçici, saçma sapan, ancak bir kısım insanlarca, “kötü, fena” olarak değerlendirilen şeyler nedeniyle kesinlikle üzülmezler.
İnsanlarca olumlu sayılan şeyler, ellerine geçen olanaklar, varlık ya da mevki ve makamlar nedeniyle de sevinmezler kesinlikle!
Asıl önemlisi; kesin kes böbürlenmezler!
İşte siyasal özgürlüğü de; ancak böylesi insanlar, ve içlerinde böylesi insanların galebe çalarak (baskın çıkarak, yetkiyi eline alan) yön verdiği toplumlar başarabilirler!
Bundan gerisi, hikâyedir!
Yazımızın buradan sonraki bölümlerinde; konumuzun daha iyi açığa çıkması ve aydınlanıp, anlaşılması bakımlarından, kitaplarımdan konuyla ilgili bir kısım alıntılar yapacağım. Lütfen hoşgörün beni!
Ve öncelikle, buyurun size;
“Sabır Bozgunu” adlı kitabımdan konuya dair küçük bir alıntı:
“Çıkarının Üstüne Basmak ve Ağalaşmak:
Bence önemli olan şey, kişinin kendi çıkarının üstüne basıp basamadığı konusudur! Ve kişi bu çıkarının üstüne basabilme konusunda başarı kazanmalıdır. Bu yüzden bir insanın ilk yapacağı iş; kendi çıkarının esiri olmaktan kurtulmak olmalıdır!
Çünkü çıkarının esiri olan bir insan; hangi mevkii veya makamı işgal ederse etsin yahut nice gücü ve serveti olursa olsun, asla ve asla kölelikten kurtulamaz! O kişide illa ki, kişilik zaafı bulunur! Ne yaparsa yapsın, kendisini nasıl pazarlarsa pazarlasın, o hep küçük olmakta devam eder. Ve her zaman, ancak ve ancak; çıkarının kulu ve kölesi kalır! Nihayetinde illa ki, yenik düşen de o olur! Çünkü sözüm ona; “Tok evin, aç köpekliğinin” yolu buradan geçer!Yukarıda da söylemiştim; “Bana dizi dirseği yırtık adamda bir tevazuu izi, lüks ve model arabalarda gezenlerde de Kaf Dağlarını yaratan adam izi görünüyor.” diye...!
Tabii ki, her türlü gücü ve serveti elinde bulundurup da bunları insanlık yararına kullanan yüce gönüllü insanları tenzih ediyorum. Ayrıca İslam’ın da, “bir lokma bir hırka” diye, süklüm püklüm olmuş insanları istemediği gibi, bu “bir lokma bir hırka” lafını kendine kalkan edinen çıkarcı insanları da istemediğini, tam aksine her yönüyle zengin fakat nefsine köle olmayan yüce gönüllü ve erdemli insanlar istediğini biliyorum!
Yukarıda bahsini ettiğim izlerden birincisini hep sevmişimdir! İkincisi ise bende hep bir iticilik uyandırmıştır!
Sözün burasında, önce Atatürk ve savaş arkadaşlarıyla, Kurtuluş Savaşımızı yürüten nesle Allah’tan gani gani rahmetler diliyorum.
Allah Onların taksiratlarını affetsin; bizleri de yanlarına yoldaş ve arkadaş etsin!
Çünkü onların hayranıyım ben! Onlardaki ruhun hayranıyım! Ki neden hayranıyım?
Orta Toros yaylalarında, Bozkır’a bağlı, dağlık taşlık, “Yilbeği” (Yelbeyi) derler, zor ve çetin ekonomik koşulları yaşayan, köylerimizden birinin evladı, çok sevdiğim bu ülkenin sıradan bir vatandaşıyım! .........”
Devam edeceğiz; Allah hepimize nice nice “Ağalıklar” nasip etsin Efendim!
ÖZGÜRLÜĞÜN GERÇEĞİ-2
ÖZGÜRLÜĞÜN GERÇEĞİ-2
Buyurun; “Sabır Bozgunu” adlı kitabımdan konuya dair küçük bir alıntı daha:
Bu alıntıyla aynı zamanda hem dünkü konumuzun açıklanması, hem de Kurtuluş Savaşımızı başarıyla yürüterek Cumhuriyet’imizi kuran neslin, hasletlerine bir nebzecik olsun işaret etmek maksadıyla yapıyoruz.
Haydi; kendilerini saygı ile anılım…
“Kendini Övenin Selamı Var.”
Derler ama Biraz Kendimi Öveyim:
Müsaade edin de önce biraz olsun Fatma Ebemi (anneannem) anayım; Hani “Din Eğitim ve Öğrenimim” konusunda bahsetmiştim;
Elime bir tutam gilime (üzüm bağlarındaki kütüklerin/omcaların budanarak kesilmiş çubukları, dalları) tutuşturup da beni, “namazlık” öğrenmem için köy imamının hocalığına yollayan Fatma Ebemden:
Kendisi çileli bir hayatın yılmaz kahramanıydı.! Henüz elinin kınası çıkmadan, kendisini çok seven ilk kocası Ahmet (inşallah mekanı cennet olsun…!) :
“Fatma; “Seni çok seviyorum…! Dönebilirsem inşallah seni çok mutlu edeceğim…! Yok dönemezsem seni sıratta bekleyeceğim. Rabbimin yardımıyla cennete seninle gireceğim… İnşallah, inşallah, inşallah…! Haydi Allah’a Emanet ol...!” deyip gitmişti askere.! Hem de Çanakkale’ye…
Savaşlar bitmiş, memleket kurtulmuş,
Gazilerin kendisi, şehitlerin künyesi gelmişti…
Ancak Fatma Ebemin Ahmet’i; gidiş o gidiş, bir daha dönememişti. Ahmet gaipti!
Şehit eşlerine parasal yardım vardı, ancak bu yardım gaip eşlerine yoktu… Üstelik evlenmeleri de yedi yıl süreyle yasaktı. Öyle ya, belki gaipler geri dönebilirdi…! Gerçi evlenmek isteyen kimdi? Ama çileli hayatın mücadelesi de başa düşmüş, çekilecekti!
Neyse, günler günleri kovalamış, Delimam dedemle evlenmişti. Bu yeni evlilikten bir oğlu olmuştu. Olmuştu olmasına ama çocuk henüz kundaktayken bu kez de kocası cezaevine düşmüştü. Tam 10 yıl onu beklemek, yedi üveyin içinde elinin bebesiyle hayat çilesini çekmek zorunda kalmıştı.
Nihayet kocası dönmüş, ertesi yıl annem doğmuştu. Ama henüz, yılına bile varmadan kocası Delimam ölmüştü! Fatma Ebem bir kere daha elinin bebesiyle hayatın çilesine dönmüştü.
Ama yılmamış, yıkılmamıştı. Her iki kocasına da, evlatlarına da layık olmaya çabalayıp durmuştu hep! Çünkü O bir seferberlik hanımıydı. O, milletin kurtuluş günlerinin hanımıydı. Sabrı, kanaati, çileyi, yokluğu, buna rağmen fedakârlığı ve vermeyi bilirdi çünkü!
Bu arada gencecik oğlunu (Veysel Dayım) da kaybetmişti. Üstelik Veysel Dayım, arkasında küçücük bir kız evlat bırakmıştı. Bu evladın sorumluluğu da kendisine düşmüştü. Bunu da büyük bir onurla üstlenmişti.
Haydi bakalım! Hayatin çileli yolculuğuna devam…
Yıllar yılı asla yılmamış, yıkılmamıştı!
Göksu boylarında yetiştirdiği, elma, erik, üzüm, sebze vs. zerzevatı, yayan yapıldak gittiği ta ova köylerinde satar geçim sağlardı…
Hemen her gün, Dere’den bir katır yükü yiyecekle dönerdi! Yükünde ne varsa, yarısı yolda kendisini görenlere dağıtılmak üzere ayrılırdı.
Örneğin, kendi köyümüze gelmekteyse; Köy’ün önündeki yazının ucunda bulunan ve “İnin Önü” dediğimiz yerden çıktığında, köyün cümle çocuğu önüne koşuşur, onun yükündeki nasibinden nasiplenirdi.
O bu nasibi; gerek gidenlerin, gerekse kendisinin ahreti, yani Allah rızası için dağıtırdı.!İşte bu hanım da, yukarıda anlattığım ve Kurtuluş Savaşını yürüten ruhun, kadın örneğiydi..! Çileyi bilir, sabrı ve metaneti bilir, eli selek, tam bir “Hanım Ağaydı!”
Nitekim hayatının sonunda; “Ta ilk kocam Ahmet askere giderken başladı içim ağlamaya… Bu ağlamayı hiçbir zaman dindiremedim… Kendimi asla güldüremedim…. Halimi kimselere bildiremedim… Ne olur, bir kez de benim için ağlayıverin…!” demişti…
Fatma Ebem ağlayamasa da, ben ağlarım. Hem onun yerine de ağlarım! Ağlamaktan da çekinmem. Bunu da Kara Mehmet Dedemden öğrendim. Öyle erkekler ağlamaz lafına da hiç mi hiç inanmam!”
Devam edeceğiz…
Allah hepimize, Duygu ve duyarlık dolu, nice mutlu yıllar nasip etsin Efendim!
ÖZGÜRLÜĞÜN GERÇEĞİ:-3
ÖZGÜRLÜĞÜN GERÇEĞİ:-3
Dünkü yayınlanan alıntımızın devamını aşağıda sunuyoruz, izninizle.
******************
Ve her zaman söylerim; “Ben ağayım, ağa çocuğuyum!” diye.
Ben onlardan gördüm ağalığı! Ağalık öyle para pul çok olunca yapılan bir şey değil ki? Ağalık verebilmekle olur; paylaşmakla olur. Gönül zenginliğiyle olur! Çıkarının üstüne basıp da onun köleliğinden kurtulmakla olur! Ve böylece başın hep dik olur!
Ve bizim Anadolu Ağası, işte böyle olur! “Batının para babalarına, patronlarına” hiç mi hiç benzemez!
Hakikaten de ağayımdır ben! Buna inanıyorum…
Çünkü çıkarım kendi ayaklarımın altında. Onları çoğu zaman çiğniyorum elhamdülillah. Bu yüzden de çıkarıma eğilmem. Çıkarıma eğilmediğim için de başım hep diktir!
Bu dik duruş ise en büyük onurumdur!
İsteyeceğimi de Allah’tan isterim. Kimseye boyun bükmem. Çünkü Allah’a boyun büktükten sonra başkasına boyun bükmek zül (aşağılık) gelir bana. Bunu böyle düşünür, böyle inanırım…
Ancak hiç kimseye, özellikle de milletin manevi şahsiyetini temsil eden mevki-i ve makamların, bizzat şahsi manevisine asla saygısızlık etmem.
O makamlar nedeniyle, o makamı işgal eden kişilere de yine erdemleri ölçüsünde saygıda kusur etmemeye çalışırım. İnsanı hep kendi erdemleri nispetince büyük sayarım… Lakin kimseyi, malı, mülkü ve makamı için asla büyük saymam. Aynı nedenle kimseyi de küçük saymam.
“Her taş yerinde ağırdır.” derim. Örneğin bir ayakkabı boyacasına ayakkabımı boyatırken de, başka zaman da elimden gelen saygıyı gösteririm. Yeter ki iyi ve erdemli bir insan olsun! Mevkisi ve fakirliği nedeniyle onu asla küçümsemem. Onu erdemleri ölçüsünde değerlendirir, layık olduğu yere koymaya çabalarım. En yüksek mevkii işgal eden adamdan, o ayakkabı boyacısının insan olmak noktasında bir farkı yoktur nazarımda.
En yüksek mevkii işgal eden ya da, en çok parayı veya malı elinde bulunduran kişiyi ise, erdemleri yoksa yani kısaca insan değilse, ben de onu, parası pulu ve de mevkii var diye insan yerine dahi koymam!
Bu yüzden bazıları beni ukala bulurlar? Lakin ben, kendime söylenen bu “ukala” yakıştırmasını kabul etmem asla! Buna inanmam da…
Tam tersine, kendimi mütevazı bulurum.
Çünkü ben, malı ve mevkii yok diye hiç kimseyi küçümsemem; var diye de kimseyi büyük görmem! Ama maalesef toplumumuz çoğunlukla bunun tersi bir durumdadır…
Durum böyle olunca malı ve makamı yüksek olup da kendilerini bununla izah eden kimseler, kendileri karşısında eğilmediğimi görünce bana bozuluyorlar! Sanırım bu nedenle olsa gerek; beni “ukala” sayıyorlar!
Gördüğüm kadarıyla onlar; bu andığımız türden, geçici ve anlamsız varlıklarıyla çalım satmaya, bunlarla saygı görmeye alışmışlar! Bunun tersi ile karşılaştıkları için, derhal “apışıyorlar”!
Bense onların alıştıkları şeyler nedeniyle kendilerine saygı göstermiyorum! Olduk mu “ukala”? Halbuki asıl ukala onlar!
Değil mi ki çalım sattığı boş şeylerle halkı hor ve hakir görüyorlar.!?
İşte ben bu yüzden ağayım! Yoksa beni, onlar gibi ve onlar türünden zengin falan sanmayın!
Soyun da gel babam, soyun da gel!
Yani mevkii, makam, şan, şöhret ve paranla pulundan soyunda gel! İşte o zaman ölçüşelim seninle!
Parandan, pulundan, mevkiinden, makamından, şanından, şöhretinden ve nihayet tüm bunlardan ve benzerlerinden gerçek manada soyunduğun zaman, hala dimdik ayaktaysan…
İşte o zaman ne “adam” (insan) olduğunu bileyim!
Bileyim de… Ne olur…?
Getir o zaman; şu alnından bir de ben öpeyim!
Ey bu gibi şeylerle ezim ezim ezilen kardeşim:
Bil ki; yukarıda olumsuzlukla anlatılan adam ve yaptıklarının hepsi boştur!
Sen gayri meşru yollara sapmadan kendi iç dünyanla barışmanın, kendini yani ruhunu geliştirmenin yollarını ara. Sen meşru yoldan yürü. O miden elbet doyar. Gerisi zıvırtıdır; unutma!
Demem o ki;
Bir insanın insan olması için önemli olan, insanlık erdemlerini taşımasıdır! Başkası hava cıvadır!
İnsanın insana olan gerçek ihtiyacı ise;
Sevgi, saygı, güler yüz, tatlı dil, paylaşım, dayanışma ve yardımlaşmadır. İnsanın insandan olan en büyük alacağı da, en büyük vereceği de işte budur.
Karşında gördüğün insandan çıkar anlamında, “Ondan ne alabilirimi…” değil, “Ona ne verebilirimi…” düşünmelisin! Bunu da yukarıda andığım gerçek ihtiyaç anlamında yapmalısın. Karşındaki insandan feyiz ve güzellikler almaya, bunlardan bol bol devşirmeye gayret etmelisin!
Allah bu anlamda hepimizin yardımcısı olsun! Âmin.
Tüm bu anlatımlardan asılı maksadım; kesinlikle kendimi övmek falan değildir!
Asıl maksadım; saydığım vb. hasletlere, kendi adıma bir öykünme, bir gayret, kendi nefsime bir telkin, bu telkini sizlerle paylaşmak, sizlere de önermek, arzu edenin almasına sebep olmak, vs.dir! ...........”
“Özgürlüğün Gerçeği” adlı köşe yazılarımıza devam edeceğiz ancak şimdilik buraya birkaç sözümüzü ekleyelim affınıza sığınarak:
“Dün olmasaydı, bugün olmazdı.”
“Bugün, dünün üstüne binadır; yarın da bugünün…”
“Fırsatlar asla tükenmez!”
“Her konuda, her zaman için mutlaka fırsatlar vardır!”
“Gelip geçiciyi kaybeden hiçbir şey kaybetmiş sayılamaz!”
“Dostluklarımızı süfli çıkarlar için değil, ulvi çıkarlar adına kurmaya çabalıyoruz!”
“Zulmü çanaklayan mazlum da zalimdir!”
Allah’ın selamı, rahmet ve bereketi erdemlerden yana olanların üzerine olsun Efendim!
BİR HÂKİMİN ANILARI:
BİR HÂKİMİN ANILARI:
Tüm Hâkim, Savcı, Avukat ve yargı mensuplarını tenzih ederek bu gün sizlere; Ülke’min ücra yerlerinin birinde Avukatlık yapan meslektaşlarımdan birisinin naklettiği ve “ÖZGÜRLÜĞÜN GERÇEĞİ” adlı yazı serimizle de alakalı bulunan “Bir Hâkim’in Anılarından” bahsedeceğim kısaca!
Ancak sadece vakıayı koyacağım ortaya. Ve mümkün olduğunca yorumdan kaçınacağım! Kişi adlarını da vermeyeceğim, zaman ve mekân adlarını da…
Yazdıklarımız yetecek bize. Yetecek çünkü kişilerin kimliği önemli değildir bu tür olaylarda. Hepimiz gayet iyi biliriz ki;
“Balık baştan kokarsa olmaz!
Kokmamalıdır…
Velev ki koktu; ne olur?
Her şey koksa bile; tuz kokmamalıdır!”
Biliniz ki her şeyin tuzu adalettir!
Öyleyse; Adliye Mensupları, daha doğrusu, hukukla uğraşanlar, asla kokmamalıdırlar!
Buna hakları olmasa gerektir!
Bunun zerresini kaldırmaz bu erk çünkü…
Bu anlamda münferit hadise ve kişilerin olumsuzlukları da önemlidir ama mekanizma kesinlikle kokmamalıdır!
Nitekim de bu ülkede, asla kokmayan, kokuşmayan kokuşmayacak yapıda, gerçek yargıçlar, savcılar, avukatlar, adliye çalışanları vs. alanlardaki adam gibi adamlar pek çoktur. Nitekim ilçemizde de…
******************
Ne var ki münferit olaylar dahi önemlidir. Öyleyse bunca hamasi laftan sonra; gelelim bizim “Hâkim Bey’in” anılarına:
Dediğim gibi olayı küçüksemeyin sakın! Önemlidir…!
Nitekim çektiğimiz çilenin birçoğu bu ve benzeri nedenlerledir!
Arkadaşımın anlatımına göre;
Günlerden bir gün, yanında tanımadığı bir adamla çıkagelir, köylerinin Muhtarı. Bir sorunu var yanındaki arkadaşının. Küçük bir trafik kazası vardır ortada. Adam davalı ve sanıktır... Anlatırlar…
Muhtarın yanında gelen arkadaş, asgari ücretlidir; davaları için vekili de yoktur. Bir müddet kendisi götürmüşmüş davalarını. O, işi avukat arkadaşıma illa da vermek istemektedir. Fakat bizim arkadaş pek almak taraftarı olmaz davayı.
“Gerek yok. Çetrefil bir iş olmadığı gibi, yargılaması da karmaşık değil! Netice pek değişmez; kendin halledersin. Yine de takıldığın yerler olursa, gelip bana sorarsın!” falan der. Ama o da ne?
Karşı tarafın avukatından pek bir korkutmuşlardır muhtarın arkadaşının gözünü!
“Yandın sen…! Uçanla kaçan bile kurtulmaz O’nun elinden. “Seni soyar, soğana çevirir” vallahi…!” demişlermiş!
“Ben de tanıyorum yıllardır o avukatı. İlçemizin saygın avukatlarındandır. Yapmaz öyle şey! İşini iyi bilir lakin dürüst adamdır. Korkma!” dese de fayda vermez.
İllâ da vermek isterler davayı.
Neyse uzatmayalım; Bizimki almış hatıra binaen almış işi. Almış ama çok da ciddiye almamış nedense ?!
Girmişler duruşmalara…
Aaaa, Hâkim Bey Sahnede…
Dosyayı üstünkörü incelemede…
Tuttuğu zabıtlar gerçeğe aykırı…
Allah, Allah…! Bu ne iş…?
Son derece laubali bir yargılama….
Tanıklar görmezden geliniyor ve dinlenilmiyor!
Bırakın sözlü beyanları, yazılı olanları bile yok sayıyor…!
Üstelik bir hafta on gün arayla duruşma yapıyor…
Derdi; bir an önce bitirmek davayı nedense?
Bitirmek de, nasıl bitirmek?!
Neyse; bitirir son gün, son saatten de sonra.
Müvekkiline de ekstradan bir tazminat patlattır ki sormayın…
Arkadaşımın bir de yüzüne bakar ki; “Al sana… Al işte anlayın…!”
Kararı kesinleşse, yaktı adamı…!
Gerçi temyizi, şuyu, buyu var!
Var ama, buna ne gerek var?
İlla her şey temyize gidecekse, yerel Hâkim’e ne gerek var?
Arkadaşın müvekkili tutar şikâyet eder Hâkim’i.
Şikâyetleri arasına, haftada bir duruşma yapmış olmasını da ekler.
Eh! Eder, eder şikâyeti.
Bundan avukata ne?
Hâkim Bey keser arkadaştan selamı sabahı.
Zaten O’na da pek lazım değil ya…!
Neyse…
Bir başka müvekkilinin dosyası da gelip dayanır aynı Hâkim’e…
Bu kez müştekidirler, ya da davacı… İşte her neyse…
Eh olacak; tabii ki görevi.
Varırlar… Duruşma biter; şöyle böyle…
Bir gün verir ki Hâkim; bir bakın hele!
Tam altı ay öteye…!
“Sen misin yakınan, kısa veriyorsun duruşma gün aralığını diye?”
Arkadaş diyor ki;
“Özür dilerim Hâkim Bey!
Vallahi ben şikâyet etmedim sizi…
Bu yeni davadaki müvekkilim ise; hiç mi hiç etmedi…!
Haberi dahi yok garibimin!
Sordu da; inan ki seslenemedim!
Ve o davaların asili de ben değilim; asli tarafı da...
Ve, velev ki de ben olayım…!
Bundan ne çıkar.
Uydu mu şimdi bütün bunlar…?!
Düştü mü aşağıya bu işler bu kadar…!?
Hem söyle bana; bu yaptığından ne çıkar?”
Vallahi takdir sizlerindir! Ve bizden de bu kadar!
Daha güzel anılar, yolumuzda olsun Efendim!
ÖZGÜRLÜĞÜN GERÇEĞİ-4
A- “Sabır Bozgunu” Adlı Kitabımızdan Alıntıya Devam:
“İmam-ı Âzam’dan Alıntı:
Ta gençlik yıllarımdı; İmam-ı Âzam’a atfedilen bir hikâye duymuş ya da okumuştum. Hikâye şöyleydi: Kendisi ilimle uğraşmanın yanında, geçimini temin maksadıyla ticaretle de uğraşırmış…
(“Güya karşı olduğun halde, hikâye ve rivayetçiliğe sen de başladın.” demeyin bana! Çünkü maksadımız rivayetçilik değildir.
Biz bir örnek ediniyoruz kendimize sadece. Üstelik de bir teneffüs ve dinlenme…
Ayrıca “Temsilde hata olmaz!” derler hani?
Hem biz de bu toplum içinde yaşıyoruz evvel Allah.
Durum böyle olunca elbet; “Böyle kuşun böyle kanadı olur.” diyoruz.
Ve bu toplum içinde yaşıyor olmaktan da ayrıca onur duyuyoruz.)
Derken, Büyük İmam’a bir haber getirirler:
“O’nun ticaret mallarını getiren gemi, gelirken fırtınaya yakalanıp, batası imiş…”
İmam-ı Azam bu haberi duyunca, durup şöyle bir düşünür.
Ve; “Elhamdülillah!” der.
Ertesi gün kendisine aynı konuda farklı bir haber iletirler. Bu habere göre:
“Batan gemi, kendi malını da getiren gemi değil; kendi malları salimen yolda gelmekte...”
Durumu öğrenen İmamı azam, yine aynı şekilde şöyle bir durur, düşünür?
Yine “Elhamdülillah!” der.
Çevredekiler bu davranış tarzındaki çelişkiyi sorarlar. İmam-ı Azam açıklar.
““Mallarımın battığını…” söylediğiniz zaman durup bir kendimi yokladım!? İçimde herhangi bir üzüntü duymadım. Memnuniyetimin ifadesi olarak da “Elhamdülillah!” dedim.”
““Mallarımın salimen geldiğini…” söylediğinizde de aynı şekilde durup kendimi yokladım? İçimde herhangi bir sevinç hissetmedim. Yine memnuniyetimin ifadesi olarak; “Elhamdülillah!” dedim.” der.
Bu hikâye eğridir ya da doğrudur.!? Bence bu hiç önemli değildir.
Hikâye edilen tavır çok önemlidir. Doğrusu hoşuma gitmişti ta o zaman. İşte o gün bu gündür, aynı tavrı hayatıma uygulamaya, kendimi bu yönde eğitmeye çabalayıp durdum.
Bu yolda azıcık bile mesafe alabildiysem kendimi mutlu sayarım!
B- “Çürüme” Adlı Kitabımızdan Alıntı:
“Büyük Âlim Elmalılı Hamdi Yazır’dan Alıntı:
Bu arada meal ve tefsir yazarı, değerli âlim, Elmalılı Hamdi Yazır ve tefsirinde açıkladığı bir konu geliyor aklıma:
Biliyorsunuz Elmalı’nın Tefsiri, Atatürk’ün emri ve isteği üzerine alınmış kaleme. Hem de 1930’lardan önce… Bahse konu tefsir; ülkemizin en güvenilir tefsirlerden sayılır…
Kendisi (Allah gani gani rahmet eylesin!) gerçekten âlim ve özellikle de dilimizi kullanma konusuna, çok hâkim bir insandır… Ben kendisindeki yüksek ilme elbette hayranım. Ama O’na asıl hayranlığım Türkçeye olan hâkimiyeti nedeniyledir…
Hakkında şunu da söylemeliyim ki;
Kendisi, “Hiç yurtdışına çıkmadığını, öğrendiklerinin tümünü bu ülkede öğrendiğini, dolayısıyla her şeyini bu ülkeye borçlu olduğunu” söyler…
Haddim olmayarak bu konunun içine kendimi ben de dâhil ediyorum… Çünkü ben de her şeyimi önce Allah’a, sonra bu Ülke’ye borçluyum!
Kendisinin eriştiği bu bilge konum; ülkemizin bilgi ve kültür zenginliğini açıkça ortaya koyar! Ayrıca Elmalı’nın bu görüşünün, yukarıda bahsini ettiğim milletime olan sevgimin gerekçesiyle örtüştüğünü de hatırlatmak isterim…
Şimdi sıra, Elmalılı’dan yapacak olduğumuz asıl alıntıya geldi:
Büyük âlim Elmalılı Hamdi Yazır’ın tefsirindeki anlatımına göre; batı ülkelerindeki bir kısım düşünür, güya bilim adımı, toplum mühendisi, (sermayenin adamları) ta 1930’lu yılları başında bakınız ne diyorlar? Özet olarak buyuruyorlar ki kendileri:
“….İnsanları kendi nefsani arzularının peşine takalım. Ona hep bir yenisini gösterip özendirelim. Onlar hep bizim gösterdiğimiz şeylere imrensinler… Ve o şeylere erip yetmeye, bunları elde etmeye çabalasınlar… Böylece durmadan çalışıp çalışıp bize vermenin yoluna girmiş olsunlar!
Durum bu hale gelince böylesi insanları hem soymak, kısaca köleleştirmek daha kolay olur. Hem bu şekilde nefsinin peşine takılmış olan insanların yönetilip yönlendirilmesi oldukça kolaylaşır. Nefsinin peşine takılan insan çıkarından başkasını düşünemez olur. Sadece çıkarını düşünür… Çıkarını düşünür de nasıl düşünür?
Hep küçük düşünür! Yani, küçük küçük çıkarlarını düşünür:
Hâsılı küçücük şeylere bile iner…
Böylece biz de onları, küçük çıkarların peşine takarız! Durum böyle olunca o, büyük çıkarını göremez olur.”
Büyük Âlim, bu durumu haber verdikten sonra; dönüp bize:
“Bakınız bu durum, yani bu oyun bize de sirayet ederse, insanımız için çok vahim ve acı neticeler olur. Bu konuya şimdiden hepimizin dikkatlerini çekiyorum: Uyanık olalım. İnsanımızı bu türden oyunlara getirmeyelim; getirtmeyelim!” diyor!
Diyor demesini de, ne oluyor?
Duyan kim; okuyan kim? Okusa bile anlayan kim?
Al bakalım şimdi; insanımız ne hale gelmiş, ne hale getirilmiş…
Duruma iyice bir bak! Kardeşim bir kerecik düşün hele!
“Senin “a” şeyi elde etmekle edindiğin fayda, sağlıkla alınan bir nefes kadar var mı?”
“O şeyin lezzeti, onu elde etmek için verdiğin çabaya değer mi?”
Kardeşim aklını başına al da; kır şu esareti! Senin nefsanî arzularının dışında, hatta üstünde, daha nice nice ulvi hedeflerin olmalı!
Yukarı da değinmiştik! Ve bakın orada ne demiştik?
“Nefsinin esiri olup da sözüm ona; “tok evin aç köpekleri” gibi olma!
Köleleşme; büyü! Büyük adam ol!
Küçük adam, köle adam değil…
Köle adam, asla büyüyemez! Bunu unutma!
Her şeyden önce buna, yani büyümeye;
Çıkarına ve nefsine köle olmaktan kurtulmakla başla…”
Bu türden yazılarla sizleri bir hayli sıktıksa da müsamahalarınıza güvenerek, bu konuya birazcık daha devam edeceğiz!
Kölelikten kurtularak özgürleşmiş canlar hepimizin olsun Efendim!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)